Kötülük Problemi

“Kötülük” nedir? Kötülük hakiki manada var mıdır? Var ise kaynağı nedir yahut kimdir? Eğer kötülük ile Allah arasında bir ilişki varsa, bu ilişkinin mahiyeti nedir?

Ünlü İngiliz filozofu David Hume son soruyu açarak şöyle dile getiriyordu:
Allah kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?
Öyle ise O, güçsüzdür.
Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor?
Öyle ise O, iyi niyetli (ve Rahim) değil midir?
Hem güçlü, hem iyi ise, alemde bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?

Felsefe ve ilahiyat tarihinde bu çetin soruya “Kötülük Problemi” denir. Verilen cevapları ise iki noktada toplamakta yarar vardır: “Tabii” diye adlandırdığımız kötülükler, yani felaket, musibet, tahribat, telefat v.s. İkincisi ise insanın sebep olduğu ve “ahlâkî” diye adlandırdığımız kötülük.

Ahlaki kötülüklerin sebebi, insanın özgür iradesini yanlış kullanmasıdır. İnsan, iyiliği de kötülüğü de seçebilecek şekilde yaratılmış ve seçim kendisine bırakılmıştır. İnsan adeta bu ikisinin (iyilik ve kötülük) tam ortasına indirilmiş gibidir. Bazı filozoflar insanın hem özgür iradeli ve hem de “daha iyi”, yani daha fazla “iyilik ister” şekilde yaratılmasının mümkün olduğunu savunurlar. Bu istekte bir sorun olduğu çok açıktır. Bir varlığı daha fazla “doğal iyi” kılmak, ancak o varlığın özgürlüğünü kısıtlamakla mümkündür. Kısaca, ne kadar çok “otomatik iyilik”, o kadar az “özgürlük”!

“Özgür irade” bunca ahlaki kötülüğe neden olduğu halde, Tanrı neden onu insana vermiştir? Başka bir deyişle acaba “özgür irade” kötü bir şey midir? Bu elbette ona sahip varlıkların onu nasıl kullandıklarına bağlı, ama acaba onu kötüye kullanmak mümkün ve bu kadar kolayken, Tanrı’nın yine de ona izin vermesinin sebebi nedir? Tanrı bunu yapmakla ne elde etmek istemiştir?

İyilik iyidir, bu doğru, ama ondan da iyisi, iyiliğin kötülüğü de seçmesi mümkün bir varlık tarafından seçimlik olarak yapılmasıdır. Başka bir deyişle, “özgür iradeli” bir varlığın “iyiliği” “en değerli iyiliktir”. Tanrı’nın elde etmek istediği ürün de sakın bu olmasın?

Denebilir ki, bir avuç “özgür iradeli iyi varlık” elde etmek için bunca kötülüğe izin vermek doğru mudur? Tanrı – bu konuda – bir çiftçi gibidir. Çiftçi tarlasına tohumları saçar ve sonuçta o tohumların bazıları büyür bire yüz verir, bazıları ise çürür gider. Çiftçi çürüyüp giden tohumlara aldırmaz, O elde ettiği kaliteli hasadın keyfini sürer. Yani O bu konuda niteliği niceliğe tercih etmiştir.

“Doğal kötülüklere” gelince, bu tümüyle onlara nasıl baktığınıza bağlı… Hastalık ve sakatlıkları ele alalım. Niceleri kör, sağır, dilsiz… Yine niceleri kanserden, veremden muzdarip… Kolu bacağı kopanlar… İlk bakışta “şer”! Ama düşününce “tıp” dediğimiz ilmi bunlara borçlu olduğumuz ortaya çıkıyor. Bu hastalık ve sakatlıklara sahip insanların dertlerine derman bulmak için çalışanlar sayesinde insan vücudunun işleyişi hakkındaki bilgimiz kitaplara sığmaz oldu! Evet, daha pek çok derde deva bulamadık, ama çalışmaya devam ediyoruz. Gelecekte körlerin gözlerini açamayacağımızı kim iddia edebilir ya da kolu kopan birine yeni kol yapamayacağımızı? Genetik bilimi bu konuda oldukça ümit vaat ediyor. Sözün özü meseleye “hastalık ve sakatlıklarla Tanrı insanlığı motive ediyor” diye bakmak mümkün.

Ya da fakirlik… Birileri refah içinde yaşarken diğerleri acı çekiyor. İlk bakışta “şer”! Ama düşününce medeniyeti belki de buna borçlu olduğumuz ortaya çıkıyor. Bu sayede birileri diğerlerini istihdam edip, onlardan iş isteyebiliyor. Tüm üretim sistemimiz bu acı gerçeğe bağlı! Ne demişler, “sen ağa ben ağa, koyunları kim sağa”!

Örnekleri uzatmak anlamsız… “Doğal kötülükler” hikmet penceresinden bakınca hiç de öyle değiller. Bunlar Tanrı’nın planının bir parçası… İşte bu yüzden “doğal kötülükler” hakkında tasavvuf ehli “Allah neylerse güzel eyler” yaklaşımını benimsemişlerdir.

En doğrusunu Allah bilir.