Hz.Ali vs Ebu Süfyan oğlu Muaviye
Hz.Ali ve Muaviye arasındaki çatışma basit ve “olmuş işte, rahmettir” diye geçiştirilebilecek bir konu değildir. İslam cemaatinin yönetim biçimi dahil her noktada kaderini etkilemiş ve binlerce müslümanın hayatına mal olmuş, üstü asla örtülmemesi gereken bir olgudur bu. Özünde iktidar savaşıdır. Ama Spartacus’un Roma’ya karşı verdiği savaş türündendir. Kölelere özgürlük isteyen Ali, köleleri arkasına almış Muaviye’ye karşı ya da Hz.Muhammed ile Ebu Süfyan arasındaki mücadelenin ikinci perdesi...
Konunun tarihsel detaylarına girmeyeceğiz. Bu konuda pek çok kaynak var. Özü itibariyle Hz.Osman’ın öldürülmesi ile başlayan süreci bir fırsata dönüştüren Muaviye, Hz.Ali’nin halifeliğini tanımamış ve sonunda binlerce müslümanın hayatına ve o zamana kadar seçimlik olan halifeliğin verasetle intikal eden bir hanedana dönüştürülmesine ve daha başka pek çok olumsuz sonuçlara giden yolu açmıştır.
Olayın ehl-i sünnetin gizlemeye çalıştığı ama mızrak büyük olduğu için sokacak çuval bulamadığı özü ise şu anahtar kelimede saklıdır: İKTİDAR. Yanlış anlaşılmasın, Hz.Ali’ye değildir sözümüz! Olanı biteni gerçekten anlamak için Hz.Muhammed’in gelişiyle kimlerin tıkır tıkır işleyen çarkının bozulduğuna bakmak gerek: Emevi ailesi ya da Kureyş Aristokrasisi...
İşin asıl akıl almaz yönü ise Muaviye’nin kendisi için Ali’ye karşı savaşacak şaşkınlar bulmakta zorlanmaması olsa gerek herhalde... Aslında belki de akıl almaz demekle akıl almaz iş yapan biziz!
Ünlü tarihçi Will Durant “Medeniyet Tarihi” adlı dev eserinin İslam Medeniyeti adlı bölümünde bu konuya da değinir ve Ebu Süfyan için şüpheyle karışık “belki de sonunda gerçekten inanmıştır” diyerek, Hz.Ali ve Ebu Süfyan oğlu Muaviye arasındaki çatışmanın özünü çok güzel bir şekilde verir: “SONUNDA KUREYŞ ARİSTOKRASİSİ ZAFERİ KAZANDI”!
Evet, o zafer Hz.Muhammed’e karşı kazanıldı.
Melekler ve Şeytanlar
Bugün akıl ve bilimin az da olsa aydınlattığı bir dünyada yaşayan bizler, Allah'ın kitabı Kuran'da meleklerden, cinlerden, şeytanlardan bahsedilmesini garipsiyoruz. Bazılarımız bu bahislerden hareketle kitabın "insan sözü" olduğu yargısına varıyorlar. Öyle ya, var oldukları hakkında hiçbir bilgimiz olmayan ve olması da mümkün olmayan bu "şey"lerden Allah neden bahseder? Bunun kime ne faydası var? Hatta tam tersine değil mi?
İlk olarak şunu söyleyelim: Bu varlıkların hakikatini bilen Allah'tır ve Allah onlar var oldukları halde "yoklar" demez. Denebilir ki, "iyi de bu varlıklardan bize ne?". Bu bahislerin sebebini anlamak için Kuran'ın indiği zamanlar hakkında bilgi sahibi olmak gerek diye düşünüyorum. O zamanlar insanlık fal, büyü, melek, cin, şeytan, gelecekten haber verme konularıyla meşguldu. (Şimdi de mi durum aynı, yok canım!). Bu konulara çok büyük bir değer verilir ve bu varlıklar çok üstün görülürdü. İnsanlar onlardan korkar, şerlerinden korunmak ya da sevgilerini kazanmak için kurbanlar keser ya da gayb haberleri almak için onlarla iletişim kurmaya çalışırlardı vs... vs...
İşte böyle bir durumda Kuran bu varlıkları o çok değerli konumlarından indirmeyi denemiş, insanlara bunlardan korkmanın ya da medet ummanın anlamsız olduğunu söylemiştir. Kuran insanların adını bile ağızlarına alınca korktukları şeytanı "kullar üzerinde hiçbir gücü olmayan bir fısıltıcı" konumuna, gelecekten haber verebildiği sanılan cinleri "gaybı asla bil(e)meyen ve Süleyman'a hizmete mecbur köleler" konumuna, Allah'ın kızları sayılan melekleri "Allah'ın memuru ve müminlerin yardımcısı" konumuna, fal-sihir-büyü türünden şeyleri "şeytan işi pislik ve Allah izin vermedikçe etki etmeyecek tekerleme" konumuna; yani gerçekte olmaları gereken yerlere indirmiştir.
Yani Kuran'ın bu konulardan bahsediyor olmasına değil, onlardan "nasıl" bahsediyor olduğuna dikkat etmek gerek! Kuran bu konuda da insanlığa iyilik etmiştir, kötülük değil!
Akıl - Nakil
Bilimin de, aklın da sınırları vardır. Aklı severim, ama ona o kadar da fazla güvenmemek gerek!
Misal: Adam çocuğunu tutmuş havuza atmış, sonra da çekmiş gitmiş. Çocuk havuzdan çıkınca şunları düşünmüş: "Bu adam benim gerçek babam olamaz, olsa beni havuza atmazdı. Bu akla aykırıdır. Ben bu adama güvenemem!".
Oysa adam babasıdır, havuza da "babana bile güvenme" demek için atmıştır ama aslında babası güvenebileceği tek kişidir. Bütün çıkarımlarında -babasının amaçladığı o sondakinde bile- hatalıdır!
İşte insanın aklının durumu budur. Ama elinde de başka bir şey yoktur!
Daha da açalım: Akıl yaratırken çok başarılıdır, çünkü sıfırdan kendin yaparsın, neyi niye yaptığını bilirsin. Ama başkasının yaptığını/yarattığını anlamada kifayetsiz kalır. Çünkü o başkası olması lazımdır, layıkıyla kavramak için her şeyi! O yüzden de o başkasının ona açıklamasına (nakil) muhtaçtır.
Yusuf'un Peçesi
Hz. Yusuf'un yüz güzelliği çağları aşıp bize kadar intikal etmiştir. Yusuf'un hayatının ilerleyen dönemlerinde güzelliğini gizlemek için "peçe" bile taktığı söylenir. Peki Yusuf neden peçe takma ihtiyacı hissetti hiç düşündünüz mü?
Bize söylenen O'nun, kadınlar güzelliğinden etkilenip yoldan çıkmasınlar diye peçe taktığıdır. Oysa ben sebeplerden biri bu bile olsa, aslında ana sebebin başka olduğunu düşünüyorum.
Yusuf hayatı boyunca sevimliliği ve güzelliği yüzünden hep kıskanıldı. İnsanlar O'nda olan şey yüzünden O'nu sevmediler, O'ndan nefret ettiler. Kardeşleri O'nu kuyuya attı. Efendisi O'nu hapse tıktırdı. Sonunda Yusuf daha fazla zarar görmemek için "peçe" taktı!
Hz. Muhammed de benzer olaylar yaşadı. Allah'ın O'na peygamberlik nasip etmesi bazılarını deli etti. "İki şehrin uluları" dururken, bu adamı seçmek neyin nesiydi?
Kuran, "haset" hakkında sure içeren bir kitaptır. Eğer sizin de bir "ışığınız" varsa, sanmayın ki insanlar o "ışık" yüzünden size gelecek, sizi sevecek. Hayır, bilin ki size düşmanlık edecekler ve size karşı aslana karşı birleşen sırtlanlar gibi birleşecekler! O yüzden size tavsiyem o "ışığı" herkese göstermeyin, "peçenizi" takın!
Beğendiyseniz +1 butonuna tıklayın...